KÖYDEN BÜYÜK KENTLERE GÖÇ VE   “ÖTEKİ” OLARAK GECEKONDU

  AYDIN -GÜNCEL HABER TV.- (Hüseyin Çetinkaya)-Aydın’ın Efeler ilçesin de Adnan Menderes Üniversitesi (ADÜ) Sosyal Bilimler Enstitüsü Sosyoloji Yüksek Lisans öğrenimi gören öğrenciler” Kentleşme Tartışmaları” konulu makalelerini yazmayı sürdürüyor.


ADÜ Öğretim Üyesi Doç. Dr. Şerife Geniş eşliğin de, Doç. Dr. Tahire Erman’ın ‘Gecekondu Çalışmalarında ’Öteki’ Olarak Gecekondulu Kurguları’ makalesinden yola çıkarak; 1950 ve 1960’lı yıllar “Köylü Öteki” olarak gecekondulu, 1970’li yıllar “Sömürülen Öteki” olarak gecekondulu, 1980 ve 1990’lı yıllar “Ötekiler” gecekondu olarak, 1990 ve 2000’li yıllar da  ise “Kent Yoksulu” gecekondu olarak tanımlanırken, Türkiye de ve gelişmekte olan ülkelerde olduğu gibi, köyden büyük  kentlere  göç  yaşandığı ve bu sürecin nasıl başladığına bakıldığında öğrenciler; ” Gecekondu Gerçeği, Ülkemizde gelişmekte olan ülkelerde olduğu gibi, 1950’lerden itibaren yoğun bir köyden kente göç yaşandığı ve bu sürecin nasıl başladığına bakıldığında şöyle bir durum ortaya çıkmaktadır.

   Dünyada genel olarak 2.Dünya Savaşını izleyen yıllarda kapitalist sistemin Amerika Birleşik Devleti öncülüğünde yaygınlaşması süreci içinde birçok ülke pazar ekonomisine geçmeye başlamış, gereken tarımsal üretim artışının sağlanması için tarım kesiminin mekanizasyonu hedeflenmiştir.

   Türkiye’de ise, Amerika tarafından verilen Marshall yardımı tarım kesiminde önemli yapısal değişiklikler yaratmış; traktör, sulama sistemi, verimliliği yüksek olan yeni cins tohumlar ve gübreleme sonucunda tarımda verimlilik artışı elde edilmeye çalışılırken, kırsal kesimdeki mevcut toplumsal denge bozulmuştur. İşsiz ya da topraksız kalan yarıcılar ve küçük toprak sahipleri köylerini bırakarak, büyük kentlere göç etmeye başlamışlardır. Köyleri tarımsal üretimin değiş-tokuş yapıldığı pazarlara ve kentlere bağlamak için yapılan ulaşım ağları köylüleri kentlere taşımıştır.

   Kentlere ilk gelenler genç erkekler olmuştur. Sırtında yatağıyla gelen köylü göçmen imajı bu gruptan kaynaklanmıştır. Köylü göçmen kenti tanıdıkça ve yerleştikçe, ailesini de kente getirmeye başlamış, göçmenin kentte köye göre daha iyi bir yaşantı içinde olduğunu gören köyde kalanlar ise, kente yerleşmiş akraba ve köylülerini fırsat bilerek, kente göç etmek eğilimi içine girmişlerdir. Böylece kitlesel ve zincirleme göç Türkiye’de hakim göç biçimi olmuştur. Kentlere göç edenler, konut sorununun da içinde bulunduğu birçok sorunla karşılaşmışlar, devletin ve sivil toplumun yetersizliği sonucunda bu sorunları kendi içlerinde çözmeye yönelmişlerdir.

   Böylece kentin sanayi bölgelerine yakın alanlarında ya da kentin dağ yamacı ve nehir yatağı gibi iskan için tercih edilmeyen alanlarında ve giderek artan bir biçimde kentlerin çeperlerinde gecekondu bölgeleri oluşmaya başlamıştır. Adından da anlaşılacağı gibi, gecekondu ilk ortaya çıktığında, çok kısa sürede ve yasalara aykırı olduğu için gece inşa edilen konut olarak görülmüş, kent içindeki varlığı da kısa ömürlü olarak tahmin edilmiştir. Ancak, ilk başlarda içi toprak doldurulan teneke kutuladan yapılan, teneke damlı bu derme çatma yapılar, zamanla kenti çevreleyen yerleşik konut alanlarına dönüşmüştür. Bunun sonucunda büyük kentlerin çehreleri büyük değişikliklere uğramış, özellikle yeni Cumhuriyetin modern başkenti olarak oluşturulan Ankara örneğinde gecekonduların varlığı bu imajı tehdit edici olmuş, zamanın daha çok bürokratik ve askeri seçkinlerden oluşan yerleşik kentlileri arasında büyük tepkilere yol açmıştır.

   Kentte gecekondu varlığına göz yumulmasının altında önemli birkaç etmen yatmaktadır. Öncelikle gecekondu halkının gelişmekte olan sanayi için ucuz, esnek ve örgütsüz iş gücü oluşturmasından bahsedilebilir. İthal ikameci sanayileşme modeli içinde pahalı teknoloji kullanılması karşılığında, buna olanak sağlayacak ucuz iş gücüne duyulan ihtiyaç, gecekonduları sanayici gözünde katlanılabilir hale getirmiştir. Ayrıca, köyden göç edenlerin kendi inşa ettikleri konutlarda yaşamaları sonucunda kira sorununun ortadan kalkması, bu nüfusun düşük ücretlerde yaşayabilmelerini sağlamış, bu da yine özel sektörün işine gelmiştir. 1960 askeri darbesi sonucunda Demokrat Parti zamanındaki liberal politikalar yerini planlı kalkınma modeline bırakınca, gecekondu nüfusu ekonomide yeni bir rol kazanmış ve ulusal pazar içinde tüketici olarak yer almış, özel sektörün yeni hedef kitlesi olmuştur.

   Gecekondu yapımı kente yeni gelenlere konut sağlama sorumluluğunu devletin üzerinden almış, devlet hazine arazisine yasa dışı konut yapımına göz yumarak bu süreç içinde rol oynamıştır. Osmanlıdan miras kalan geniş devlete ait toprakların varlığı ve hakim olan geleneksel zilliyet kurumu gecekondu yapımının yayılmasına ve kalıcı olmasına yol açmıştır. Böylece devlet bir “kapitalist mülkiyet ilişkileri rejimi” kurmak yerine “popülist himayecilik ilişkilerinin yarattığı atalet” içine girmiştir. Bu çerçeve içinde devlet, özel sektör ve gecekondu sahipleri arasında bir mütabakattan bahsedilebilir. Devlet gümrük vergileri ve ithalat kotaları ile özel sektörü yabancı rekabete karşı korurken, özel sektör de kentsel rantlardan uzak durmakta, kent çeperindeki arazi alt gelir gruplarına, yani temelde köyden göç etmiş gruplara bırakılmaktadır.

   Köylülerin kentlere gelip, gelişmekte olan sanayi içinde iş bularak “ulusal kapitalizmin homojenleştirici kültürü” altında değişecekleri, şehirli olacakları inancının göçmenin daha çok ‘enformel sektör ‘de istihdam edilmesi sonucunda yok olması da bu görüşü pekiştirmiştir. Zamanla bu görüş akademik ortamda yerini 1970’lerde ‘toplumda dezavantajlı ve sömürülen grup olarak gecekondulu’ ve 1980’lerde ‘kentli yoksul olarak gecekondulu’ görüşlerine bırakmıştır. Kısacası, gecekondu halkı ‘kentte köylü’ olarak görülmeleri sonucunda düşük statülü ve dışlanan bir konuma oturmuşlardır.

   Bu konumun diğer bir nedeni ise gecekondunun yasa dışı durumudur. Gecekondu olgusuna yapılan yağma ve talan vurgusu, 1980’lerden itibaren sertleşmiştir. 1980’lerde uygulanmaya başlanan yeni iktisadi politikalar ve yine 1980’lerde çıkarılan gecekondu yasaları bunda etkili olmuştur. 24 Ocak Kararlarıyla ekonomiyi liberalize etme ve küresel pazar ekonomisine açma yönündeki gelişmeler, ithal ikameci sanayileşme yerine ihracata yönelik politikaların benimsenmesi, devlet ve toplum arasındaki mütabakatı bozmuş, devletin hem büyüklük, hem de işlevsel olarak küçültülmesi hedefi devletin toplum içindeki alışılmış hakem rolünü temelinden sarsmıştır.

   Mevcut mütabakata göre devletin korumacılığı karşılığında kentsel ranttan uzak duran özel sektör, devletin korumacı politikalarından vazgeçmesiyle ve ülkenin artan bir biçimde uluslararası rekabete açılmasıyla, kentsel arazi piyasasında kar arama girişimleri içine girmiş, bu durum da 1980 öncesi düşük gelir gruplarına bırakılmış olan kent çeperindeki araziler üzerindeki rekabeti gittikçe keskinleştirmiştir. Buna ek olarak, Özal hükümeti tarafından 1984-85’lerde çıkarılan gecekondu afları ve yapılan İslah-İmar Planlarıyla gecekonduların kentin imarlı bölgelerine katılması hedeflenmiş, dört kata kadar konut yapma pratiğine izin veren yasal zemin oluşturulmuştur. Bu da gecekonduların ticari bir mülk haline dönüştürülmesinde büyük bir rol oynamıştır. Böylece bir zamanlar yoksulların zorunlu konutu olan gecekondu ve özellikle gecekondu arazisi, bugün üzerinden büyük rantların elde edildiği bir meta haline gelmiştir.

   Söz konusu yasal değişikliğin sonucunda gecekondular hızla apartmanlara dönüşmeye başlamış, gecekondu sahipleri arazilerini yapılacak apartmanda kendilerine verilecek birkaç daire karşılığında mütteahhite vererek, ‘köşeyi dönmüşlerdir.’ Bu dönemde gecekonduları üzerinden zengin olanlara karşı toplumda sert tepkiler oluşmuş, potansiyel haksız kazanç gecekondu sahiplerine yapıştırılan bir etiket olmuştur. Şöyle denmektedir: “Bir zamanlar evlerini bir gecede yaparlardı. Şimdi bir günde milyarder oluyorlar.”

   Köyden büyük kenlere göç, 1990’lar sonrası ortaya çıkan yeni tip göçmen nüfus ve uygulanan ekonomik ve sosyal politikalardaki radikal değişiklikler, buna konut politikaları da dahil olmak üzere, çok olumsuz bir gecekondulu imajını toplumda oluşturmaktadır. ‘Varoş’ sözcüğü, dışlayıcı, karalayıcı, şiddet çağrıştıran bir kavram olarak gecekonduları tanımlarken kullanılmaya başlanmıştır. Bir zamanların mazbut, kendi halinde, ama kültürsüz ve cahil olarak görülen gecekondu halkı, artık devlete karşı radikal eylemler içine giren yasa dışı gruplar ya da suç örgütleri içinde yer alanlar olarak görülmeye başlanmış, varoş olarak yeniden adlandırılan gecekondu, ‘sistem karşıtı’ ‘şiddet yanlısı’ ‘tehlikeli’ grupları akla getirir olmuştur.

 Köyden kente göç toplumumuzu ve kentlerimizi önemli bir şekilde dönüştürmüştür. Sonuçta toplumda yeni ekonomik, toplumsal ve siyasal dinamikler oluşmuş, kentlerin fiziki ve kültürel çehreleri büyük değişikliklere uğramıştır. Bu süreç içinde hem köyden gelenlerin kendileri, hem de ilk başlarda seçkin kentli ve daha sonraları orta sınıflar tarafından oluşturulan toplumdaki temsilleri değişmiştir. Gecekondu da birçok değişiklikler geçirerek bugüne ulaşmıştır” ifadesine yer verildi.
Kentleşme de bir sonraki konu başlığı “Geri Dönüşüm” olarak belirlendi.

(HÇ.KASIM2019)