KENTLEŞME TARTIŞMALARI

AYDIN -GÜNCEL HABER TV.- (Hüseyin Çetinkaya)-Aydın’ın Efeler ilçesin de Adnan Menderes Üniversitesi (ADÜ) Sosyal Bilimler Enstitüsü Sosyoloji Yüksek Lisans öğrenimi gören öğrenciler” Kentleşme Tartışmaları” konulu makalelerini yazmaya başladı.

ADÜ Öğretim Üyesi Doç. Dr. Şerife Geniş eşliğin de Türkiye de küreselleşmenin izlediği yol üzerine; Tarık Şengül’ün 2001 yılın da yayımlanan bir dönemleme girişimi başlıklı makalesi ile belgesel nitelikli 2012’de çekimi gerçekleştirilen ”Ekümenopolis: Ucu olmayan şehir” adlı belgeselin değerlendirilerek her iki eserde de kentleşmenin toplum üzerinde ki etkilerini zaman içerisindeki değişimi ele alınıyor.

 Yapılan değerlendirme de öğrenciler,”Edinilen bilgiler ışığın da kent ya da kentleşme denince farklı tanımlamalar ile ele alınsa da aslın da nüfus artışı ile belli noktalarda yoğunlaşan insan toplumları zanaat ve ticaretle gelişip, farklılaşması, çeşitlenmesi, işgalleri sanat ve eğitimle değişmesi, örgütlenme ve uzmanlaşmanın yaygınlaşması, etik, kimlik, kavram ve kurallarının oluşumu kenti tanımlar.

   Konumuza ilişkin Ekümenopolis belgeselinde İstanbul’daki kentleşme süreci incelenirken, gözlemlenirken Türkiye’deki kentleşme yapısında kapitalist kentleşmenin özgün bir yansımasının da gözler önüne sermektedir. Kentleşme katmanları kentsel ve kentsel üstü toplumsal ilişkilerin diyalektik bir etkileşimi sonucunda ortaya çıktığı, yerel üstü süreçler; küresel ve ülkesel olmak üzere iki ölçekte gerçekleşmektedir. Hegemonik projeler birikim ve denge stratejileri gibi yerel üstü toplumsal ilişki kümelerinde gerçekleşen değişikliklerin, bir ülkenin mekânsal örgütlenmesine radikal değişikliğe neden olabileceğini, yeni sosyo-mekansal ilişkiler katmanları yapısını yaratacak bir kentleşme dönemini başlatabileceğini ön görüyor. 

   Edindiğimiz bilgiler ışığın da Türkiye de kentleşme katmanları, üç dönem içinde şu aşamalardan geçerek şekillenmiştir. Birinci dönem ulus-devletin kentleşmesi (1923-1950); İkinci dönem: Emek gücünün kentleşmesi (1950-1980);.  Üçüncü dönem: Sermayenin kentleşmesi (1980 ve sonrası). Bu üç dönem ve oluşan yapıyı makaleden edindiğimiz bilgilerle yorumladığımızda, Türkiye ve İstanbul’daki kentleşme ve sorunları hakkında bize kapsamlı bir bakış açısı ve bilgi vermektedir.

   Bakıldığın da 1923-1950 Cumhuriyetle birlikte başlayan kentleşme ulus devlet merkezli bir kapitalist kentleşme süreci yaşanırken, ulus-devletin topraklaşması ve kentleşmesi Osmanlı Devleti’nin yayılmacı politikasına aykırı olan anavatan fikri, Cumhuriyetle birlikte Anadolu’da ulus oluşturma sürecinde izlenen önemli bir politika olmuştur. Cumhuriyetin batılı kentler yaratma isteği modern kent ve ulus devlet inşasının yapıtaşı olmuştur. Ulus-devletçi dönemde başkentin İstanbul’dan Ankara’ya taşınması ve kentin inşası kendi başına bir siyasi proje haline gelirken, giderek artan kaynak yaratma sorunlarıyla siyasal dengelerdeki değişiklikler, hedeflenenden farklı sonuçlar meydana getirmiştir. 1930’lardan itibaren yasa ile kentsel hizmetlerin sağlanmasından sorumlu tutulan kurumlar olan belediyeler, mali kaynak ve personel yetersizliği sebebiyle temel görevlerini yerine getirmediği, kaynak yoksunluğu yüzünden öngörülen yerleşim yerlerinin hepsinde de imar planı hazırlanamamış ve 1950’nin sonunda belediyelerin yalnızca %58,5 imar planı hazırlamış, bu planların da uygulanmadığı görülmüştür.

   Türkiye de cumhuriyet döneminin projeleriyle kentsel gelişmeyi düzenleme çabalarının sınırlı başarısı, temelleri Osmanlı dönemi kentleşmesine dayanan ve günümüze kadar sürecek olan; kent mekânının küçük ölçekli çıkarlar tarafından şekillenmesi olgusunun yapısallık kazanmasına ortam sağlamıştır. Bu dönemin belediye meclisleri, sonraki dönemlerde de süreklilik kazanacak biçimde küçük girişimcilerin ve çıkar gruplarının baskın olduğu organları olmuştur. Ulus devlet projesi modernize projesine çevreden girmeye çalışmanın sıkıntılarını yaşamıştır. Kaynakların sınırlı oluşu, gelişmiş ülkelerin mekân organizasyonlarına benzer bir yapılanma oluşturmaya engel olmuştur. Model bir mekân örüntüsü yaratamamanın asıl önemli nedeni; beklenmedik bir biçimde ikinci Dünya Savaşı’nın sonunda büyük kitleler halinde hızla kırdan kente göç eden yoksul kitlelerin oluşturduğu görülür.

   Özellikle tarım sektöründe Marshall yardımları ile başlayan modernleşme politikası ve tarım temelli ihracata dayanan gelişme stratejileri, kırsal alanda fazla nüfusun ortaya çıkmasına sebep olurken, ortaya çıkan ihtiyaç fazlası emeğin kente göçü 1950’den sonra, 1960 ve 1970’lerde  de hızlanarak kentlerde yoğun emek birikimi ve çarpık kentleşmenin de temel sebebi olduğu görülür.

   Ülke genelin de yapılaşma ve gecekondu anlayışı siyasetin değişen politikalarıyla şekillenerek, yıllardır orta sınıfın hâkimiyetindeki kentlerde, Cumhuriyetin planlanan siyasal ve kültürel projesine ket vurduğu ve 1950’lerde mevcut yapıyla gerilimli bir ilişkide olan gecekondular, 1960 yıllardan itibaren gecekonduların içselleşmesine ve eklemlenme çabalarının karşılık bulmaya başladığı dönem olduğu gözlenir. 1970’lerde farklı bir belediyecilik anlayışı hayata geçirilmeye çalışılsa da, toplumdaki siyasi farklılıklar yüzünden devlet içinde çelişkilere neden olduğu ve gecekondularda yaşayan ikinci nesil gençlik dönemi, siyasal yapının da radikal dönüşümü talep eden bir kaos ortamı yaratmıştır. 1970’lerin sonunda büyük kentlerde yaygınlaşan ciddi siyasal kriz sonrasında 1980’lerin başında ithal ikameci stratejiden vazgeçilip, dışa açık büyümeyi öngören strateji uygulanmış, krizler derinleşince de 12 Eylül askeri darbe olmuştur. Küresel ve yerel tetikleyici etmenlerle gelen askeri darbe, büyük kentlerdeki siyasal hareketlenmeyi sona erdirmiş ve 1980’lerin sonunda yeni bir dönemi başlatmıştır. Askeri darbe ile yükselen toplumsal muhalefet bastırılınca, 24 Ocak kararlarıyla sermaye birikimi süreçlerinin arasındaki ilişki, neoliberal politikalar çerçevesinde radikal biçimde yeniden tanımlamıştır. 1980’li yılların başından itibaren ortaya çıkan siyasal dengeler ve ekonomik yapılanmalar, kentleşme süreçlerinde emek gücünün kentleşmesi olarak nitelenen bir kentleşme dönemini sona erdirirken, sermayenin giderek hegemonyasını kurduğu bir kentleşme dönemi ve katmanını doğurmuştur. Askeri rejim, emek merkezli bir kentleşme döneminden, sermaye merkezli döneme geçişte temel rolü oynamıştır. Kentleri sermayenin talepleri ve mantığı çerçevesinde örgütleyecek kentsel girişimciliğin temelleri atılmıştır. 1980’li yıllardaki siyasal iktidarın büyük kent merkezlerine aktardığı kaynakları, belediyeler uzun süre ihmal edilen kentsel altyapıya dönüştürünce; geniş halk desteğini de yanlarına almışlardır. Kentlerde yapılan yatırımlar, özel sektöre verilen ihaleler yoluyla gerçekleşmiş, kentsel yatırımlar sermaye kaynak aktarımının önemli aracı haline gelmiş ve yeni sermaye dengeleri oluşmuştur.

   Daha sonra 1990’lı yıllardan itibaren kentlerin yönetimlerini ele aldığımızda ise farklı siyasi görüşlerin birlikte yer aldığı bir yönetim yapısı oluşmuştur. Dağıtım temelli nitelikten uzaklaşıp, kimlik temelli siyasal anlayışa yönlenmiştir. Kent yoksullarını temsil eden projeler sol kesimden değil de siyasal İslam çerçevesindeki oluşumlardan gelince (1970’li yıllarda solun desteğini alan) gecekondu sakinleri ve kentin yoksulları İslamcı siyaseti desteklemeye başlamıştır. 2000’li yıllardan sonraki bu muhafazakâr iktidar yoksulları arkasına alarak, ulusal düzeyde IMF ve Dünya Bankası modellerini eksiksiz uygulamış ve yoksulluğu fark ettirmeden toplumun büyük kesimlerine yaymıştır. Özellikle büyük kentlerdeki belediyeler, toplumun yoksul kesimlerini kaynak ve siyasal destek sağlamaya yönelik amaçlar doğrultusunda kullanmıştır. Halkın siyasal İslam anlayışındaki belediyelere bu yönelimi, beklenilenin aksine çok daha kararlı bir biçimde sermayenin kentleşme sürecine eklemlenmesini sağlamıştır. Ayrıca bu belediyeler dış kredi kullanımı, özelleştirmeler, kent insanını önemsemeyen uygulamalar gibi başlıklarda, halkın yanında gibi görünen bir tutumla, kent ve halkın zararına olan politikaları kararlılıkla ortaya koymuşlardır.

   Ülke ekonomisinin dışa açılmasıyla küreselleşme dinamiklerinden derin biçimde etkilenen İstanbul ise her zamankinden daha fazla sermayenin ve kent merkezli yatırımlarının ilgi odağı olmuştur. Çok uluslu şirketler, sermaye ile birlikte kentte boy göstermeye başlamış;  plazalar, alışveriş merkezleri, kentleri tanımlayan unsurlar haline gelmiştir. Sermaye kentleşirken sınıf ilişkilerinin ve mekânsal öğelerin de boyutları değişmiştir. En genel anlamda bu etki bir yandan sınıfsal kutuplaşmaları derinleştirirken, işçi sınıfı kadar orta sınıf içinde de karmaşık bir yapı oluşmaya başlamıştır. Ekonomik yapıdaki değişimin ortaya çıkardığı yeni orta sınıflar ile rant ekonomisi sayesinde kısa sürede oluşan yeni zengin kesimler, farklı konut yapıları ile “zengin gettoları” olarak adlandırılabilecek yeni konut alanları oluşturmuşlardır. Bu konutlarda yaşayan insanlar, mekânsal ayrılıklarla birlikte kendilerine toplumun diğer kesimlerinden izole bir yaşam sürmekte, sınıfsal olarak derinleşen toplum gitgide birbirinden uzaklaştığı izlenimi vermektedir.

 Sonuç olarak; İstanbul ”Ucu Olmayan Şehir” (Ekümenpolis), Bizim bura da izlediğimiz gerek 2012 yılında çekimi gerçekleştirilen “Ekümenopolis” belgeseli gerekse okuduğumuz Tarık Şengül’ün 2001 yılın da yayımlanan bir dönemleme girişimi başlıklı makale de tarihi bir süreçte kurulu bir şehrin ülkede izlenen politikalar nedeniyle bir kentin mimari dokusuyla özdeşmiş  mekânlarını yıkarak yeni yapılarla özünden uzaklaştığı bir uygulama sürecinin yaşandığını gözler önüne sermektedir.

   İstanbul’ da boğaz üzerine kurulan her bir yeni köprü ile başlayan yeni yerleşim alanlarının beraberin de yeni kentsel dönüşümle rantı da beraberinde getirdiği bir gerçektir. Ekümenopolis belgeselini izlediğimiz de gerek Sulukule gerekse Ayazağa ve Tarlabaşı’nda yanlış uygulamaların yaşandığı bariz bir şekilde görülmektedir. Sulukule’ de kent dokusu korunarak yeniden yerinde ve orada yaşayan vatandaşların yaşam şekilleri doğrultusunda komşuluk ilişkilerini ve mesleki yapılarını bozmadan yeni model yapılar inşa edilerek orada ki kültür yaşatılabilirdi.

  Diğer taraftan yeni gök delenler dikilirken ve İstanbul’un tarihi mimari dokusuna özgü yapılar inşa edilmezken, kentleşme tamamen apartmana dönük betonlaşmaya gidildiği, yapılan yeni lüx rezidanslarla bariz yeni zengin -fakir sınıf farklılıkları oluşturulmaya zemin hazırlandığı görülüyor”
ifadelerine yer verildi.

Kentleşme de bir sonraki konu başlıkları ” Gecekondu” ve “Geri Dönüşüm” olarak belirlendi.

(HÇ.KASIM2019)